Kar Fırtınasında Tek Yatağın Sıcağı
28 yaşındaki kamyon şoförü Ege ile 32 yaşındaki ormancı Kerem, kar fırtınasında tek yatakta birbirlerini sertçe sikerken zevkten inliyor.
Karadeniz dağlarının o ıssız geçidinde rüzgar bir anda deliye dönmüştü. Ege direksiyonu iki eliyle kavramış, kamyonunun farları beyaz bir duvara çarpıyormuş gibi titriyordu. Yirmi sekiz yaşındaki kamyon şoförü, lastiklerin karı kavrayamadığını hisseder hissetmez frene bastı. Hemen arkasında, otuz iki yaşındaki tecrübeli ormancı Kerem’in arazi aracı da kayarak durdu. İkisi de motorları boşa aldı, kapıları zorla açtı ve karın içinde birbirine bakarak küfür savurdu.
“Bu gece burada mahvoluruz,” dedi Kerem, sakalına yapışan kar tanelerini silkelerken. Sesinde panik yoktu, sadece o tanıdık, boğuk erkek tınısı. Ege omzunu silkip kamyonun kasasından battaniyeleri indirdi. İkisi de yıllardır aynı güzergahta çalışıyor, aynı çay ocaklarında ısınmış, aynı soğuk gecelerde yan yana sigara içmişti. Ama hiçbiri, o bastırılmış bakışların bir gün böyle bir fırtınayla patlayacağını düşünmemişti.
Eski avcı kulübesini bulduklarında rüzgar camları dövüyordu. İçeri girer girmez Kerem kapıyı sırtıyla kapattı. Tek bir dar yatak, paslı bir soba, yere serili eski bir kilim. Başka hiçbir şey yoktu. Ege sobayı yakmaya çalışırken Kerem ıslak montunu çıkardı. Geniş omuzları, kalın göğüs kılları, kışın bile bronz kalmış derisi… Ege ateşi yakıp doğrulduğunda bakışları istemeden Kerem’in beline kaydı. Kerem fark etti. Gülümsemedi bile; sadece dilini alt dudağının içine bastırdı.
“Sadece bir yatak var,” dedi Kerem, sesi alçak. “Daracık. İkimiz de sığarız ama… birbirimize yapışmadan uyumak imkansız.”
Ege ceketini çıkardı, tişörtünün altındaki sert kasları soğukta gerildi. “Yıllardır aynı yolda gidip geliyoruz Kerem. Bu kadar yakın durunca… bilmiyorum.” Cümlesini bitirmedi. İçinde yıllardır biriken o şey, karın soğuğundan daha keskindi. Kerem’in kalın parmaklarını, boğazındaki damarları, otururken bacaklarını açışını kaç kez hayal etmişti ki?
Sobanın ısısı yavaş yavaş odayı doldururken ikisi de pantolonlarını çıkardı, iç çamaşırlarıyla yatağa uzandı. Dar yatak onları omuz omuza, kalça kalçaya bastırdı. Ege sırtüstü yatmış, tavanı seyrediyordu; Kerem yan dönmüş, nefesini Ege’nin boynuna üflüyordu. Gerginlik elektrik gibiydi. Ege’nin siki çoktan sertleşmiş, kumaşın altında belirgin bir hat çizmişti. Kerem’inki de aynı şekilde kalçasına yapışmıştı.
Kerem önce hafif bir kahkahayla bozdu sessizliği. “Bu gece birbirimizi ısıtmak zorundayız lan. Donup ölmeyelim.” Elini Ege’nin beline koydu, parmakları tişörtün altından sıcacık deriye değdi. “Sen de istiyorsun, belli. Bak nasıl gerilmişsin.”
Ege gülümsedi, sesi boğuk çıktı. “Sen de. O kalın şey bacağıma değiyor. Yıllardır… aklımdan çıkmıyor Kerem. Senin o ellerin, o sesin… Bir kere rüyamda götümü yardın, sabah kalkınca çarşaf sırılsıklamdı.”
Kerem’in parmakları Ege’nin kalçasına kaydı, sıkıca kavradı. “Ben de. Her gece aynı fantezi. Seni bu dar yatakta ezip geçmek, o dar deliğini tükürüğümle ıslatıp tek seferde gömmek. İstiyorum Ege. Açıkça söylüyorum. İstiyorum.”
Ege aynı hareketle Kerem’in kalçasına elini bastırdı, parmaklarını iç çamaşırının lastiğinden içeri soktu. “Ben de istiyorum. Hep istedim. Rıza veriyorum, al beni.”
Öpüşme bir anda patladı. Kerem Ege’nin dudaklarını ezdi, dilini agzına soktu, dişleriyle alt dudağını çekti. Ege inledi, bacağını Kerem’in beline doladı. Eller birbirinin iç çamaşırını aşağı indirdi. Kerem’in siki kalın, damarlı, başı parlaktı; Ege’ninki de uzun ve sert, ucundan sızan sıvıyla parlıyordu. Kerem Ege’nin taşaklarını avuçlayıp sıktı.
“Diz çök,” diye emretti Kerem. Sesinde şaka kalmamıştı.
Ege itaat etti, yatağın kenarına dizlerinin üzerine çöktü. Kerem ayağa kalktı, sikini Ege’nin yüzüne sürttü. Ege dilini çıkardı, başı yaladı, tükürüğünü yaydı. Sonra ağzını sonuna kadar açıp kalın siki boğazına kadar aldı. Gözleri yaşardı ama bırakmadı; derin derin emdi, yutkunma hareketleriyle gırtlağını sıktı. Kerem saçını yakaladı, kalçalarını öne verdi.
“İşte böyle em amcık ağızlı. Yıllardır beklediğin bu değil mi? Siki ıslat da götüne rahat girsin.”
Ege burnundan nefes alarak emmeye devam etti, tükürük çenesinden akıyordu. Kerem birden çekti, Ege’yi sertçe sırtüstü yatırdı. Bacaklarını omuzlarına aldı, tükürüğünü avucuna tükürüp sikine sürdü, fazlasını Ege’nin göt deliğine bastırdı. Parmakla iki kez genişletti, sonra kalın başı deliğe dayadı.
“Hazır mısın?” diye sordu, nefes nefese.
“Sok,” diye hırladı Ege. “Tek hamlede. Parçala.”
Kerem belini itti. Siki Ege’nin dar deliğine bir anda gömüldü. Ege bağırdı, parmakları çarşafı yırttı. Kerem beklemedi; hızlı, hayvani hareketlerle sokup çıkarmaya başladı. Taşakları Ege’nin kıçına çarpıyor, her dalışta Ege’nin siki kendi karnına vuruyordu. Oda inilti ve et sesleriyle doldu.
“Sik beni daha sert,” diye inledi Ege. “O kalın siki götüme göm, hissetmek istiyorum.”
Kerem bacakları omzunda tutarak daha da hızlandı, ter damlaları Ege’nin göğsüne düştü. Sonra birden çıktı, Ege’yi çevirip domalttı. Saçını kökünden yakalayıp başını geri çekti, sikini tekrar göt deliğine dayayıp arkadan sertçe soktu. Her vuruşta kalçalar şak diye ses çıkarıyordu.
“Kahpe gibi inle,” diye homurdandı Kerem, saçı çekerek. “Senin o dar götün benim. Sikerken ağla, yalvar.”
Ege başı geriye çekilmiş, ağzı açık inliyordu. “Daha sert, parçala beni! Sikinle yar beni Kerem, dölünü içime boşaltana kadar durma. Orospu götünüyüm senin, kullan beni!”
Kerem bir eliyle saçı çekerken ötekiyle Ege’nin kalçasını şaplakladı, kırmızı izler bıraktı. Siki her seferinde ta derine kadar giriyor, Ege’nin prostatına sürtünüyordu. Ege kendi sikini avucuna alıp hızlı hızlı sıvazlamaya başladı, ucundan akan sıvılar parmaklarına bulaşıyordu. İkisi de argo sözcüklerle birbirini kışkırtıyordu; Kerem “Sikik götünü yiyorum lan” diye homurdanıyor, Ege “Taşaklarını götüme vur, daha derin” diye karşılık veriyordu.
Ter kokusu, deri sesi, yatak gıcırdaması… Kerem’in hareketleri iyice bozulmuş, her itişte Ege’nin içini tarıyordu. Ege’nin sikini sıkan eli titriyordu, boşalmanın eşiğindeydi. Kerem de aynı şekilde, sikinin köküne kadar girip orada titreye titreye durdu, Ege’nin saçını daha sert çekti.
“İçine boşalacağım,” diye hırladı. “Ama bitmedi. Daha yeni başlıyoruz seninle. Bu fırtına sabaha kadar sürer… ve ben seni sabaha kadar sikeceğim.”
Ege’nin cevabı yarım bir iniltiydi; Kerem hâlâ dimdik ve derinlerde, kalçaları gerilmiş, bir sonraki savurgan harekete hazır…
Kerem belini bir daha savurdu, kalın siki Ege’nin götünün en dibine kadar gömüldü. Ege’nin iniltisi boğuk bir çığlığa dönüştü; çarşafı tırnaklarıyla yırttı, terden ıslanmış alnını yastığa bastırdı. Kerem saçını bırakmadan kalçalarını hızla şak şak vurarak sokup çıkarıyordu. Her dalışta taşakları Ege’nin kıçına çarpıyor, o dar, sıcak et Kerem’in damarlı sikini sıkıca kavrıyordu.
“Daha… daha sert lan,” diye hırladı Ege, sesi yarı boğulmuş. “Götümü parçala, istemiyorum yavaş. Yıllardır bekledim bunu.”
Kerem eğildi, Ege’nin sırtına yapıştı, dişlerini omzuna geçirdi. Bir eliyle hâlâ saçı çekerken öteki elini öne uzatıp Ege’nin sarkık, sert sikini yakaladı. Parmakları o uzun, ıslak eti sıktı, hızlı hızlı sıvazladı. Ege’nin başı geriye savruldu, ağzından salyalar aktı.
“İşte böyle amcık,” diye homurdandı Kerem kulağına. “Sikimi götünde hisset, her damarını. Senin o dar deliğin beni yiyor. Bak nasıl emiyor.”
Hareketler bozuldu, hayvani bir ritme girdi. Yatak gıcırdıyor, sobanın ateşi gölgeleri duvara savuruyordu. Ter kokusu, deri sesi, iniltiler kulübenin duvarlarına çarpıyordu. Kerem birden çıktı, Ege’yi ters çevirdi, sırtüstü yatırdı. Bacaklarını omuzlarına aldı, kalın başını tekrar o kırmızı, şişmiş deliğe dayayıp tek hamlede gömdü. Ege bağırdı, bacakları Kerem’in boynuna kenetlendi.
“Sok… ah siktir, ta köküne kadar,” diye inledi. “Prostatıma vur, orayı ez.”
Kerem belini burarak derin, sert darbeler indirdi. Her vuruşta Ege’nin siki kendi karnına çarpıyor, ucundan sızan berrak sıvılar göbeğine bulaşıyordu. Kerem eğilip Ege’nin dudaklarını ezdi, dilini ağzına soktu, aynı anda kalçalarını hızlandırdı. Öpüşme ısırıklarla, iniltilerle karışıktı. Ege’nin elleri Kerem’in terli sırtında geziniyor, tırnakları etini çiziyordu.
“Boşalacağım,” diye hırladı Ege. “Sikimi sıkma, bırak boşalayım üstüne.”
Kerem gülümsemedi bile. Elini Ege’nin sikine sardı, sertçe çekti. “Boşal o zaman. Götünü sikerken boşal, dölünü göğsüme fışkırt.”
Ege’nin bedeni gerildi, kalçaları havaya kalktı. Bir iniltiyle boşaldı; kalın, sıcak döl fışkırarak Kerem’in göğüs kıllarına, karnına yayıldı. Kasları spasma girdi, göt deliği Kerem’in sikini daha da sıkı kavradı. Kerem bu daralmayı hissedince hızını kaybetti, birkaç sert, derin savuruş daha yaptı. Sonra gürültülü bir homurtuyla Ege’nin içine boşaldı. Sıcak döl dalga dalga aktı, Ege’nin bağırsaklarını doldurdu. Kerem belini ileri bastırdı, her damlayı basana kadar titredi.
İkisi de nefes nefese, ter içinde kaldı. Kerem yavaşça çıktı; siki ıslak, yarı sönük, arkasından döl ve tükürük karışımı aktı. Ege bacaklarını indirdi, göğsü inip kalkıyordu. Kerem yanına uzandı, dar yatakta omuz omuza sıkıştılar. Sobanın ısısı hâlâ odayı sarıyordu ama rüzgar camları dövmeye devam ediyordu.
Bir süre sessizlik oldu. Sadece nefes sesleri, dışarıdaki fırtınanın uğultusu. Kerem elini Ege’nin terli göğsüne koydu, parmakları kılların arasında gezindi. “Sabaha kadar dedim ya,” diye mırıldandı, sesi hâlâ boğuk. “Biraz dinlen, sonra tekrar.”
Ege gülümsedi, ama gülümseme yarım kaldı. Kerem’in siki hâlâ bacağına değiyordu, kendi siki de yavaş yavaş yeniden sertleşmeye başlamıştı. Kerem eğilip Ege’nin boynunu yaladı, dişlerini köprücük kemiğine bastırdı. Elini aşağı indirip Ege’nin taşaklarını avuçladı, sonra parmaklarını o ıslak, döl dolu deliğe soktu. İki parmak birden girdi, Ege inledi.
“Hâlâ açık,” dedi Kerem. “Hâlâ benim için hazır.”
Ege bacağını açtı, Kerem’in eline daha fazla yer verdi. “Sok yine. İstiyorum. Bu sefer üstte ol, yüzüne bakarak sik beni.”
Kerem doğruldu, Ege’nin bacaklarının arasına diz çöktü. Sikini avuçlayıp birkaç kez sıvazladı, yeniden dimdik olana kadar. Başını Ege’nin deliğine sürttü, döl ve tükürüğü kayganlaştırıcı yaptı. Sonra yavaş yavaş, ama sertçe girdi. Ege’nin gözleri kilitlendi, ağız açık kaldı. Kerem ellerini Ege’nin dizlerine bastırıp bacaklarını daha da açtı, belini ritmik savurmaya başladı.
Bu sefer daha derindi, daha kontrollü ama bir o kadar hayvani. Her itişte Ege’nin siki zıplıyor, karnına vuruyordu. Kerem eğilip Ege’nin meme uçlarını ısırdı, dilini gezdirdi. “Sikik götün… ne kadar da sıcak. Yıllardır bu fanteziyi kuruyordum. Seni burada, bu yatakta, böyle domaltıp sikmek.”
Ege kollarını Kerem’in boynuna doladı, kalçalarını yukarı kaldırarak karşılık verdi. “Daha hızlı. Taşaklarını vur götüme. Duyayım o şak sesini.”
Kerem hızlandı. Yatak daha gürültülü gıcırdadı. Ter damlaları Ege’nin yüzüne düştü. Eller birbirinin etini yoğuruyor, parmaklar iz bırakıyordu. Kerem bir eliyle Ege’nin sikini yakaladı, boşalmaya yakın olan o eti hızlı çekti. Ege’nin iniltileri yükseldi, argo sözler döküldü: “Sik beni orospu gibi, dölünü tekrar içime boşalt, götümü senin yap.”
Kerem’in nefesleri kesik kesik çıktı. “Boşalacağım yine… içine. Al hepsini.”
Birkaç savuruş sonra ikisi birden geldi. Ege’nin dölü yine fışkırdı, bu sefer kendi göğsüne, Kerem’in eline. Kerem de derinliklerde titreye titreye boşaldı, sıcaklığını Ege’nin içine döktü. Sonra yığıldı, Ege’nin üstüne. Ağırlığı, teri, nefesinin boğazındaki sıcaklığı…
Uzun dakika öyle kaldılar. Kerem yavaşça kaydı, yan yana uzandılar. Dışarıda fırtına dinmek bilmiyordu. Sobadaki odunlar çatırdıyordu. Ege’nin bacaklarının arasından döl sızıyor, çarşafa leke bırakıyordu. Kerem’in eli hâlâ Ege’nin belindeydi, parmakları tembel tembel geziniyordu.
Ama bir şey kaymıştı. Ege tavanı seyrediyordu. İçindeki o sıcaklık, o doluluk yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Kerem mırıldandı: “Sabah olunca yollar açılır belki. O zaman… ne yapacağız?”
Ege cevap vermedi hemen. Boğazı düğümlenmişti. Az önce “parçala beni” diye yalvarırken şimdi dilinin ucuna gelen kelimeler farklıydı. “Bilmiyorum,” dedi sonunda, sesi kısık. “Bu… sadece fırtınaydı belki. Yıllardır yan yana sigara içtik, çay içtik. Şimdi götümü siktiğin için… sabah olunca aynı çay ocağında oturabilecek miyiz?”
Kerem’in parmakları durdu. “Ne demek istiyorsun?”
Ege başını çevirdi, Kerem’in yüzüne baktı. Sakalındaki ter, gözlerindeki o boğuk bakış… “İstedim, rıza verdim, her şey tamam. Ama şimdi… bir pişmanlık gibi bir şey var. Sanki bir şeyi bozduk. Yola çıktığımızda, kamyonuma bineceğim, sen arkadan gelecek sin. Bakışlarımız değişecek. Herkes… herkes fark eder belki. Ya da biz fark ederiz. Bu dar yatak, bu döl, bu iniltiler… sabah eriyip gidecek kar gibi. Geride ne kalacak?”
Kerem yutkundu. Elini çekmedi ama sıkmadı da. “Ben de… aynı şeyi düşünüyorum lan. Az önce ‘senin götün benim’ dedim. Şimdi ise… sabah olunca montumu giyip gideceğim. Belki bir daha böyle olmayacak. Belki de olacak ama… bir garip. Sanki fazla hızlı yedik bir şeyi. Yıllarca biriktirdik, bir gecede bitirdik.”
Ege derin bir nefes aldı. Bacaklarının arasındaki ıslaklık soğumuştu. Kerem’in siki bacağına değiyordu hâlâ, ama o elektrik gitmişti. Yerine ağır, yapışkan bir şüphe oturmuştu. “Fırtına bitsin,” diye fısıldadı. “Sonra bakarız. Ama içimden bir ses, ‘keşke sadece ısınsaydık’ diyor. Keşke ellerimiz birbirine değmeseydi.”
Kerem başını Ege’nin omzuna yasladı. “Ben de keşke diyorum. Ama yaptık. Siktik. Şimdi de yan yana yatıyoruz, dölümüz karışmış, ve ikimiz de… emin değiliz.”
Rüzgar bir kez daha camı dövdü. Sobanın ateşi zayıfladı. Ege gözlerini kapattı ama uyuyamadı. Kerem’in nefesini boynunda hissediyordu; sıcak, tanıdık, ama artık biraz yabancı. İçindeki o dolgunluk, az önce zevkle inlediği o şey, şimdi pişmanlığın ağırlığıyla bastırıyordu. Sabah gelecek, kar eriyip yollar açılacak, ikisi de kendi araçlarına binecek… ve o bakış, o “acaba” hiçbir zaman tamamen silinmeyecekti.
Kerem usulca mırıldandı, neredeyse duyulmayacak kadar: “Bir daha olur mu sence?”
Ege cevap vermedi. Sadece karanlıkta gözlerini açtı, tavanın çatlaklarını saydı. Bir şeyler bitmişti. Hem de tam da her şeyin en yoğun olduğu yerde.
Rate this story
Bu hikâyede bir sorun mu var?
Popular Collections
Browse Categories