Yine de kurallara uymam gerekiyor.
Ece yol kenarında domalırken Kerem arkadan sertçe amına giriyor, arabaların farları altında zevkten inliyorlar.
İstanbul’un boğaz hattına uzak, ıssız sahil yolunda gün batımı kızılı toprağa ve asfalta sızıyordu. Ece mini elbisesinin eteğini rüzgâr savururken yol kenarındaki beton bankın üstüne çıktı, bacaklarını hafif araladı. Yirmi iki yaşındaydı, cesur ve bilerek sergici; kalbi güm güm atıyordu ama aklından aynı cümle geçiyordu: Yine de kurallara uymam gerekiyor. Kurallar… kimsenin buraya bakmaması, kimsenin fotoğraf çekmemesi, kimsenin elini etek altına sokmaması. Yine de.
Kerem makinesini omzundan indirdi. Yirmi sekiz, fit, kolları güneşte yanmış bir fotoğrafçı; objektifi Ece’nin açık bacaklarına kilitlenmişti. “Dur orada,” dedi alçak sesle. “Böyle… biraz daha aç.”
Ece yutkundu. İçinden o cümle tekrar etti ama parmakları eteğinin kenarına gitti, kumaşı yavaşça yukarı çekti. Siyah dantel külotunun kenarı göründü, sonra daha fazlası. Kerem deklanşöre bastı; tık. Bakışları çarpıştı. İkisinin gözünde de aynı açlık vardı—açık, utangaç olmayan, “gördüm seni, sen de beni gör” diyen bir şey.
“İsmin ne?” diye sordu Kerem, makineyi indirmeden.
“Ece. Sen?”
“Kerem.” Gülümsedi. “Poz vermeyi seviyor musun yoksa… gösterilmeyi mi?”
Ece’nin yanakları yandı ama bacaklarını kapatmadı. “İkisini de,” dedi. “Ama kurallar var. En azından… şimdilik.”
Kerem bir adım yaklaştı. Objektif hâlâ aralarındaydı ama mesafe kapanıyordu. “O zaman kuralları birlikte esnetelim. Biraz daha cesur ol.”
Ece askılarını indirdi. Mini elbisenin üstü göğüslerinin altına kaydı; meme uçları serin akşam havasında sertleşti. Kerem’in nefesi duyuldu. Ece bir eliyle sol memesini kavradı, parmaklarıyla ucunu sıkıştırdı, diğer elini eteğinin altına soktu. Külotunun kenarından parmakları ıslak amına kaydı. Sıvazladı—yavaş, sesli, ıslak ses çıkaran o hareket. “Böyle mi?” diye fısıldadı.
Kerem kemerini çözdü. Fermuarı indirdi, sikini dışarı çıkardı; kalın, damarlı, çoktan sertleşmiş. Avucuyla yavaşça sıvazlamaya başladı, başparmağı başını okşuyordu. “Aynen böyle. Islanmışsın.”
Uzakta bir arabanın farları göründü—iki sarı nokta, yavaş yavaş yaklaşıyor. İkisi de donmadı. Tam tersine, Ece parmaklarını daha hızlı gezdirdi, klitorisine bastırdı; Kerem’in eli sikinde hızlandı. Farlar geçerken yol kenarını bir an aydınlattı: yarı çıplak bir kadın, sikini sıvazlayan bir adam, bank, deniz kokusu. Ece’nin amı kasıldı. “Görürlerse…” diye soluk aldı.
“Görsünler,” dedi Kerem. “İstiyor musun bunu? Gerçekten?”
Ece parmaklarını amından çekti, parlak ıslaklığı Kerem’e gösterdi. “Evet. Çok istiyorum. Sen?”
“Evet,” dedi Kerem, sesi kalın. “Çok istiyorum. Şimdi.”
Ece banka döndü, avuçlarını soğuk betona dayadı, belini çukurlaştırıp domaldı. Elbisesi bele toplandı, külotu yana çekildi; amı açıkta, ıslak, nabız gibi atıyordu. Kerem arkasına geçti, sikinin başını yavaşça araladı, sonra bir hamlede sertçe girdi. Ece inledi—yüksek, bastırılamayan. “Ah… sik… dolu—”
Kerem tuttu kalçalarını, hızla pompalamaya başladı. Derin, sert, ıslak şapırtılar geceye karışıyordu. Bir elini Ece’nin saçına doladı, geriye çekti; Ece’nin boynu gerildi, göğüsleri sarkık salınıyor, meme uçları havada titreşiyordu. “Sik beni… daha sert… arabalar görsün…”
Farlar yine. Bu sefer daha yakın, daha yavaş. Kerem yavaşlamadı; tam tersine belini hızlandırdı, taşa vurur gibi amına gömüyordu. Ece’nin tırnakları banka battı. “Geliyorlar—ahhh Kerem—”
Kerem saçını bıraktı, Ece’yi çevirdi. Ece sırtüstü banka yattı, bacaklarını Kerem’in omuzlarına koydu. Kerem tekrar girdi—daha derin, rahmine vuran o açı. Elleri Ece’nin dizlerinde, kalçaları şak şak şak çalışıyordu. Ece başını yana çevirdi; yoldan geçen farların ışığı yüzüne vuruyordu, her ışıkta amının nasıl gerildiği, Kerem’in sikinin nasıl girip çıktığı bir anlığına görünür oluyordu. “Bakıyorlar belki… bakıyorlar ve ben… ahhh evet—”
“Görsünler seni,” diye hırladı Kerem. “Nasıl açıldığını, nasıl sikildiğini görsünler.” Daha sertleşti. Ece’nin klitorisine başparmağıyla bastırdı, daireler çizdi. Ece’nin bacakları titredi, amı kasılarak sikini sıktı.
“Boşalıyorum—Kerem, boşalıyorum—” Ece yüksek sesle inledi, neredeyse çığlık; orgazm dalgası belinden yukarı çıktı, parmak uçlarına kadar. Amı ritmik kasılırken Kerem hâlâ pompalıyordu, farlar geçiyor, rüzgâr eteğini savuruyor, deniz uzağa vuruyordu.
Kerem eğildi, Ece’nin kulağına. “İçine mi?”
“Evet—içime boşal, şimdi—”
Kerem birkaç sert hamle daha yaptı, sonra derine gömüldü ve boşaldı. Sıcak sperm Ece’nin içine aktı; aynı anda Ece ikinci bir dalgayla yine kasıldı, ikisi birden titredi, nefesleri boğaz yoluna karıştı. Kerem bir süre içinde kaldı, nabızları yavaş yavaş ayrıldı.
Sonra yavaşça çıktı. Sperm Ece’nin amından sızdı, banka ve iç bacaklarına aktı. Ece nefes nefese doğruldu, dizlerinin üstüne çöktü. Kerem’in hâlâ yarım sert sikini eline aldı, dilini uzatıp başını yaladı, sonra ağzına aldı. Son damlalarına kadar emdi—tuzlu, kendisinin ve Kerem’in karışımı—diliyle yalayıp temizledi, şapırdatarak. Kerem’in eli saçındaydı, nazikçe tutuyordu.
Ece sikini ağzından çıkardı, dudaklarının kenarında beyaz izler, çenesinde parlak bir damla. Gülümsedi, bakışları Kerem’inkine kilitlendi, sesi hâlâ titrek ve aç:
“Yine de kurallara uymam gerekiyor… ama bu gece bitmedi. Arabana binelim mi, yoksa burada, bir sonraki farlar gelene kadar bir tur daha mı?”
Ece’nin sorusu hâlâ havada asılıyken Kerem eğildi, parmaklarıyla onun çenesindeki o beyaz damlayı sildi ve kendi diline götürdü. Tuzlu, karışık, hâlâ sıcak. “Burada,” dedi kısık sesle. “Önce burada. Farlar gelsin, sonra arabaya. İkisini de istiyorsan ikisini de vereceğim.”
Ece’nin karnında yine o baskı oluştu—yarı korku, yarı açlık. Yine de kurallara uymam gerekiyor, diye geçti aklından; kimse dokunmayacak, kimse kalmayacak, kimse isim sormayacak. Ama Kerem’in eli çoktan beline kaymış, mini elbiseyi iyice bele toplamıştı. Külot hâlâ yana çekili duruyordu; amından sızan sperm iç bacaklarını kayganlaştırıyor, bankın soğuk betonuna damlıyordu.
“Diz çök,” dedi Kerem. “Yola bakarak.”
Ece bankın kenarına döndü, dizleri taşa değdi, avuçları yine betona açıldı. Bu sefer daha alçak, daha açık; kalçaları havada, sırtı çukur. Kerem arkasında çömelmedi—ayakta durdu, sikini tekrar sertleştirmek için iki kez sıvazladı ve başını Ece’nin şişmiş, kızarmış amına dayadı. Yavaş girmedi. Bir hamlede, köküne kadar. Ece’nin nefesi boğazında kırıldı.
“Siktir—ahhh, dolu, çok dolu—”
“Sesini kesme,” diye hırladı Kerem. Kalçaları şak şak şak çarparken bir eliyle Ece’nin belini bastırıyor, öteki eliyle meme uçlarından birini yakalayıp eziyordu. “İnle. Gelsinler, duysunlar.”
Uzakta yine sarı farlar. Bu sefer iki araba, peş peşe, yavaş. Ece başını kaldırdı; rüzgâr saçını yüzüne yapıştırırken amı her dalışta şapırdıyor, sperm ve kendi suyu karışımı uyluklarından akıyordu. Farlar yaklaştıkça Kerem hızlandı—kısa, sert, taşa çarpan ritm. Ece’nin tırnakları betonu kazıdı.
“Görüyorlar,” diye inledi. “Kerem… ah… belki yavaşlıyorlar—”
“Bırak yavaşlasınlar.” Kerem eğildi, dişlerini Ece’nin omzuna geçirdi, sonra kulağına yapıştı. “Amını nasıl yuttuğunu görsünler. Nasıl sırılsıklam sikildiğini.”
Birinci araba geçti—cam yarı indirmiş gibi, bir anlık silüet. Ece’nin amı kasıldı, Kerem’in sikini sımsıkı kavradı. İkinci arabanın farı daha uzun süre üstlerinde kaldı; belki bakıyorlardı, belki sadece yolun kenarını tarıyorlardı. Ece için fark etmiyordu. Klitorisi havada sızlıyor, her sürtünmede kıvılcım çakıyordu.
Kerem çıktı bir an. Ece boşluğa inledi, protesto eder gibi belini geri itti. Kerem onu çevirdi, bankın üstüne oturttu, bacaklarını araladı ve bu sefer karşısından girdi. Ece’nin bacakları Kerem’in beline kilitlendi; mini elbise artık sadece bir kumaş yığınıydı, göğüsleri serbest, uçları gece havasında katı. Kerem’in kalçaları çalışırken Ece’nin başı geriye düştü.
“Parmakla… klitorimi… lütfen—”
Kerem’in başparmağı ıslak dumura battı, daireler çizdi, bastırdı, bıraktı, yine bastırdı. Ece’nin sesi inceldi, boğuk bir iniltiye döndü. “Geliyorum yine—siktir, geliyorum—”
“Arabaların içinde boşal,” dedi Kerem. “Farların altında. Amın kasılsın, sikimi sagsın, herkes görsün diye.”
Orgazm Ece’yi belinden yakaladı. Bacakları titredi, tırnakları Kerem’in omzuna gömüldü, amı ritmik dalgalarla sıkıştı. Kerem o sırada yavaşlamadı; tam tersine daha derine indi, rahim ağzına vuran o kısa, acıtan-tatlı açıyla pompaladı. Ece’nin ikinci dalgası birincisinin üstüne bindi; gözleri yaşardı, ağzı açık, sadece nefes ve inilti.
Farlar geçti. Karanlık geri geldi. Kerem hâlâ sertti—boşalmamıştı bu tur. Sikini çıkardı; kalın, parlak, Ece’nin sularıyla kaplı. “Arabaya,” dedi. “Şimdi.”
Ece’nin bacakları pelte gibiydi ama kalktı. Külotunu düzeltmedi, elbisesini de; eteği hâlâ bele toplu, amı açıkta, sperm sızdırarak yürüdü. Kerem’in arabası yolun biraz ilerisinde, karanlık bir cepte duruyordu—siyah, camları fumeli. Kerem kapıyı açtı, arka koltuğa işaret etti.
“İçeri gir. Dizlerinin üstüne. Kapı açık kalacak.”
Ece’nin kalbi boğazına vurdu. Kapı açık. Yani… herkes. Yine de kurallara uymam gerekiyor, dedi içi; ama bedeni çoktan koltuğa eğilmiş, dizleri deri döşemeye batmış, kalçası kapıya dönük duruyordu. Kerem arkasında pantolonunu indirdi tamamen, kemer şak diye düştü. Elleriyle Ece’nin kalçalarını ayırdı, başparmağıyla amını araladı ve tekrar girdi—bu sefer daha yavaş, her santimi bilerek, ta ki kasıkları Ece’nin tenine yapışana kadar.
“Ahhh… Kerem… kapı—”
“Açık,” dedi o. “Biliyorum.” Bir elini Ece’nin saçına doladı, ötekini öne uzatıp iki parmağını Ece’nin ağzına soktu. Ece emdi—kendi amının ve spermın tadı dilinde. Kerem arkadan sertleştirdi temposunu; araba hafifçe sarsılıyor, süspansiyon inliyor, her dalışta ıslak şapırtı geceye taşıyordu.
Yoldan bir kamyonetin farları taradı. Işık bir saniye arabanın açık kapısından içeri girdi: Ece’nin domalmış hali, Kerem’in girip çıkan siki, salya ve sperm parıltısı. Ece o ışıkta boşalmaya yakın again hissetti; utanç ve zevk aynı telden çalıyordu. Kerem parmaklarını ağzından çekti, tükürüğünü Ece’nin göt deliğine sürdü, başparmağıyla bastırıp daireler çizmeye başladı—sokmadan, sadece tehdit gibi, sadece hissettirerek.
“İçeri de mi?” diye fısıldadı. “Yoksa amın yeter mi bu gece?”
“Am… amım,” diye kesik kesik konuştu Ece. “Bu gece amım. Ama… elin… orada kalsın. Hissetmek istiyorum.”
Kerem başparmağını orada tuttu, sikiyle amını doldurup boşaltırken. Ece’nin iniltileri artık saklanamıyordu; arabanın içinde yankılanıyor, açık kapıdan dışarı sızıyordu. “Sik beni… daha sert… ah siktir, işte orası—”
Kerem belini makine gibi çalıştırdı. Deri koltuk gıcırdadı. Ece’nin göğüsleri her hamlede sarkıp savruldu; bir eliyle birini yakaladı, ucunu sıkıştırdı, kendi kendine acıttı. Klitorisi koltuğun kenarına sürtünüyordu—az, yetmez, deli eden bir sürtünme.
“Boşalacağım içine yine,” diye gürledi Kerem. “Dolduracağım. Sonra dışarı taşsın, koltuğa aksın. Yarın da kokusu kalsın.”
“Evet—içime, içime ver—”
Kerem üç, dört, beş sert hamle daha yaptı ve derine kilitlendi. Sıcak fışkırış Ece’nin duvarlarına çarptı; aynı anda Ece’nin amı da kasılarak onu sağdı, üçüncü orgazmını sessiz bir çığlıkla, boğulur gibi aldı. Bacakları titredi, kolları boşa gitti, yanakları koltuğa yapıştı. Kerem üstünde bir süre kaldı, nefes nefese, alnı Ece’nin sırtına değerek.
Sonra yavaşça çıktı. Sperm hemen aktı—kalın, beyaz, Ece’nin amından koltuğa, iç bacaklarına, hatta dizlerine kadar. Ece kıpırdamadı. Kerem’in parmakları yumuşakça amına girdi, iki parmak, spermı boşa çıkarırcasına karıştırdı, sonra o parmakları Ece’nin dudaklarına götürdü. Ece yaladı. Temizledi. Gözleri yarı açık, bakışları hâlâ aç.
Dışarıda rüzgâr ve uzak bir korna. Kapı hâlâ açıktı. Kerem pantolonunu çekti, ama fermuarı kapatmadı. Ece yavaşça döndü, arka koltuğa oturdu, bacaklarını kapatmadan; amı kıpkırmızı, şiş, aralık, sızan. Elbisesini indirmeyi denemedi bile.
Kerem ön koltuğa geçmedi. Yanına çöktü, parmaklarıyla Ece’nin ıslak saçını kulağının arkasına taradı. “Kuralların,” dedi alçak sesle. “Hâlâ var mı?”
Ece güldü—titrek, boğuk, tatmin ve tuhaf bir hüzün karışımı. “Var,” dedi. “Hep var. Kimsenin fotoğrafı kalmayacak. Kimse ismimi bilmeyecek. Kimse… kalmayacak.” Gözleri Kerem’in makinesine kaydı; makine ön koltukta, objektif kapalı, sessiz. “Ama bu gece… esnettim. Sen de esnettirdin.”
Kerem makineyi aldı, Ece’nin avucuna bıraktı. “Bak,” dedi.
Ece kart yuvasını açtı. Boştu. Kart yoktu. Hiç olmamıştı.
Farlar uzaktan yine göründü—tek bir araba, yavaş, belki dönecekmiş gibi. Ece’nin parmakları boş makinede sıkıldı; amı hâlâ sızıyor, nefesi hâlâ düzensiz, gece hâlâ bitmemiş gibi kokuyordu. Kerem’in eli onun dizindeydi, başparmağı yavaşça iç bacağındaki sperm izini çiziyordu.
Ece başını kaldırdı, o yaklaşan ışıklara baktı, sonra Kerem’e. Dudakları aralandı; o cümle yine geldi, ama bu kez sesi farklıydı—daha alçak, daha kesin, neredeyse bir itiraf.
“Yine de kurallara uymam gerekiyor.”
Kerem gülümsedi. “En önemlisi hangisiydi?”
Ece’nin bakışları makinenin boş yuvasında, sonra Kerem’in yüzünde, sonra açık kapıdan sızan geceye kaydı. Son farlar üstlerinden geçerken arabanın içinde bir an her şey aydınlandı: dağınık elbise, ıslak koltuk, iki beden, ve hiçbir kanıt.
Ece’nin sesi neredeyse fısıltıydı; son satır gibi, her şeyi geriye sarıp başka bir yere bırakan bir cümle:
“Asıl kural tek bir taneydi—bu geceyi hatırlamamak; oysa ben daha şimdiden, senin kartsız makinenle birlikte, her far ışığını ezberledim.”
Rate this story
Popular Collections
Browse Categories