Uzun Aylardan Sonra Yemeğin Ortasında Öpüştük

Reunited after months apart, 29-year-old office worker and his 32-year-old buddy Emre finally kiss over dinner and fuck like animals all night. Türkçe versiyon (

9 min read September 23, 2026New

Ben 29 yaşındaki bir ofis çalışanıyım. Adım Otto. İstanbul’da, Beşiktaş’ta küçük bir dairede yaşıyorum; günlerim Excel tabloları, toplantı mailleri ve metro kalabalığı arasında geçiyor. Emre ise 32. Memleketten, yıllardır aynı mahallede büyüdüğümüz o sıcak, tozlu şehirden. Bir zamanlar her şeyi paylaştığımız en yakın arkadaşımdı—yaz tatilleri, gece yarısı konuşmaları, birbirimizin omzuna yaslanıp susmalar. Sonra hayat ayırdı bizi. Ben buraya yerleştim, o orada kaldı. Uzun aylardır görüşmemiyorduk. Mesajlar seyrelmiş, sesler uzaklaşmıştı. Ta ki geçen hafta telefonum titreyene dek: “İstanbul’a geliyorum. Sende kalabilir miyim? Yemek de yaparım.” Kalbim o mesajı okur okumaz garip bir ritim tutturdu. Kabul ettim tabii. Hem de hemen.

Bu akşam evimdeyiz. Mutfakta zeytinyağlı yaprak sarma, fırından yeni çıkmış fırın tavuk, cacık ve kırmızı şarap. Masayı özenle kurdum; peçeteler bile ütülü. Emre karşımda oturuyor. Saçları biraz uzamış, çenesinde hafif bir sakal var, omuzları eskisinden daha dolgun. Gömleğinin üst düğmesi açık, köprücük kemikleri ışıkta parlıyor. Kaşığı eline alıp bana gülümsüyor, o eski, tanıdık gülümsemesiyle. “Miss etmişim seni, Otto,” diyor, sesi boğuk. Ben de “Ben de seni, çok” diyorum ama kelimeler boğazımda düğümleniyor çünkü göz göze geldiğimiz anda bir şey kayıyor yerinden. Yıllardır bastırdığım o şey. Onun da bastırdığı—yüzünden okunuyor. Bakışlarımı kaçırmıyor. Ben de kaçırmıyorum. Masadaki mumun alevi titrerken ikimiz de biliyoruz: Bu yemek sadece yemek değil.

İlk lokmaları sessizce alıyoruz. Tavuğun suyu tabağıma akıyor, ben peçeteyle silerken Emre’nin bacağı masanın altında benimkine değiyor. Hafifçe. Sanki tesadüf. Geri çekmiyor. Ben de çekmiyorum. Dizimin dış yanına sıcaklığı yapışıyor, pantolon kumaşı üzerinden bile hissediyorum onu. Kalbim göğüs kafesime vuruyor. Yutkunuyorum. Emre utangaç ama istekli bir gülümsemeyle bana bakıyor; gözleri kısılıyor, dudaklarının kenarı kıvrılıyor. “Sıcak mı sence oda?” diye soruyor. Sesinde titreme var. “Biraz,” diyorum. Aslında odanın sıcaklığından değil, ondan yanıyorum. Bacağın baskısı artıyor. Şimdi bilerek. Ayak bileğimiz birbirine sürtünüyor, çorapların üzerinden o küçük temas bile belimden aşağı doğru bir sızı gönderiyor. Yıllarca “sadece arkadaşız” diye kendime yutturduğum yalan, bu temasla çatırdıyor.

Konuşmaya çalışıyoruz. İşini soruyorum, memleketi, ailesini. Cevap veriyor ama cümleleri yarıda kesiliyor çünkü gözleri sürekli ağzıma kayıyor. Ben de onun boğazına, elindeki çatalı tutuşuna, tırnaklarının kısa kesilmiş haline bakıyorum. Bir ara şarap kadehini kaldırırken parmaklarımız neredeyse değiyor; ikimiz de aynı anda nefes alıyoruz. Masanın altında bacağımı biraz daha açıyorum. Emre’nin dizinin iç kısmı benim uyluğuma yaslanıyor. Sıcak. Sert. Pantolonunun içinde belirdiğini hissediyorum—hayır, görmüyorum ama hayal ediyorum ve o hayal belimi sıkıyor. “Emre…” diye fısıldıyorum. O da “Otto, ben…” diyor ve cümlesini bitiremiyor. Göz göze geliyoruz yine. Bu sefer kaçış yok. İkimiz de istiyoruz. İkimiz de bunun farkındayız. Yılların birikimi, o gece yarısı omzuma yaslandığı anlar, denize girip birbirimizin sırtına su sıçrattığımız yazlar, hepsi bu masanın üstüne yığılıyor.

Yemeğe devam ediyoruz ama tadı kalmamış hiçbir şeyin. Emre çatalını pilava batırırken eli titriyor. Çatal parmaklarından kayıyor. Metal sesi tabağa çarpıyor, sonra yere düşüyor—tak. İkimiz de aynı anda eğiliyoruz. Masanın altında, dizlerimizin üzerinde, loşlukta yüzlerimiz birbirine çok yakın. Nefesini yüzümde hissediyorum. Nane ve şarap. Gözleri kocaman açılıyor. Ben de. Bir saniye, belki daha az. Sonra dudaklarımız birleşiyor.

İlk temas yumuşak, neredeyse soru gibi. Sonra Emre’nin eli enseme yapışıyor, parmakları saçlarıma gömülüyor ve öpüşme derinleşiyor. Dudaklarını açıyorum, dilini kabul ediyorum; sıcak, ıslak, aceleci. Dişlerime sürtünüyor, alt dudağımı emiyor. Ben de onun üst dudağını emiyorum, bir inilti kaçıyor boğazımdan—sıkışık, aç. Masanın bacağı dize çarpıyor, umrumda değil. Yerden çatalı unutup dizlerimin üzerine doğruluyoruz, hâlâ öpüşerek, nefes nefese. Emre’nin diğer eli gömleğimin yakasından içeri kayıyor, köprücük kemiğime dokunuyor, tırnakları hafifçe geziniyor. Benim ellerim onun belinde, tişörtünü yukarı çekiyorum, derisinin sıcaklığı parmaklarımı yakıyor. Kasları geriliyor altında.

Ayrılıyoruz bir an, alınlarımız birbirine değiyor. Tükürük ince bir tel gibi dudaklarımız arasında geriliyor, kopuyor. “Durmak istemiyorum,” diyorum, sesim kısık, itiraf gibi. “Yıllardır… seni böyle istiyordum. Her şeyiyle.” Emre gülümsüyor, o utangaç ama artık tamamen istekli gülümsemesiyle; gözleri kararmış, bebekleri genişlemiş. “Ben de,” diyor. “Aptal gibi sakladım. Her gelişimde, her mesajında. Şu an bile pantolonum daralıyor senin için, Otto. Öp beni yine. Bırakma.” Sözleri belimi eritiyor. “Arzu tamamen karşılıklı,” diye ekliyorum, neredeyse gülerek, çünkü bu kadar net söylemek hem korkutucu hem özgürleştirici. “İstiyorum seni. Bu gece. Şimdi. Hayvanlar gibi, dedin ya bir keresinde şaka yollu—öyle istiyorum.” Emre’nin nefesi kesiliyor. “Evet,” diyor. “Öyle. İkimiz de rıza gösteriyoruz, değil mi? Hiçbir baskı yok. Sadece… biz.” “Sadece biz,” diye tekrarlıyorum ve ağzına yapışıyorum yine.

Bu sefer öpüşme daha vahşi. Dişler çarpıyor, diller boğuşuyor. Emre’yi yerden çekiyorum, sırtı mutfak tezgâhına yaslanıyor. Bacaklarının arasına giriyorum, kalçalarımı onunkilere sürtüyorum. İkimizin de sertliği pantolon kumaşından belli; kalın, sıcak, nabız gibi atan bir baskı. Emre belimden tutup beni daha sert bastırıyor. “Siktir,” diye homurdanıyor öpüşmenin arasına. “Ne kadar sertleştiğimi hissediyor musun?” Hissediyorum. Elimi aşağı indirip pantolonunun önüne basıyorum, avucumun içinde şeklini alıyorum—uzun, kalın, ucu nemlenmiş belli ki. O da benim kemerime yapışıyor, tokayı çözmeye çalışıyor parmakları telaşlı. Gömleğimin düğmeleri birer birer açılıyor; ya o açıyor ya ben, bilmiyorum. Göğsüm ortaya çıkıyor, Emre eğilip meme ucumu ağzına alıyor, diliyle daireler çiziyor, hafifçe dişliyor. Başımı geriye atıyorum, “Ah, fuck, Emre…” diye inliyorum. Türkçesi boğazımda: “Sik beni gibi öp, daha sert.”

Masanın kenarına çarpıyoruz. Bir tabak sallanıyor, şarap kadehi devriliyor, kırmızı sıvı masa örtüsüne yayılıyor. Umurumuzda değil. Emre’nin gömleğini omuzlarından aşağı sıyırıyorum, göğsü, karnındaki ince kıl yolu, göbek deliği—hepsini öpüyorum, yalıyorum. O da saçlarımı tutup beni yukarı çekiyor, ağzıma tekrar saldırıyor. Elleri kıçımı avuçluyor, pantolonun üzerinden sıkıyor, parmakları arama doğru baskı yapıyor. “Yatak odasına,” diye nefesi boğuk çıkıyor. “Ya da burada. Nerde olursa. Sadece çıkar şu kıyafetleri. Seni çıplak görmek istiyorum, Otto. Senin de beni.” “İstiyorum,” diyorum. “Her yerini. Ağzımı, ellerimi, her şeyimi sende kullanmak istiyorum. Sen de bende. Konuşarak, net net—evet diyoruz ikimiz de.” “Evet,” diyor Emre, alnını benimkine dayayıp. “Evet, evet, siktir evet. Aylarca, yıllarca bekledim bu ‘evet’i.”

Kemerim çözülüyor. Pantolonumun fermuarı iniyor. Emre’nin eli içeri giriyor, boxerımın lastiğini aşıyor, avucu çıplak tenime—sertliğime—yapışıyor. Sıcak parmakları etrafımı sarıyor, bir kez yukarı aşağı sıyırıyor; başım dönüyor. Ben de onun pantolonunu kalçasına kadar indiriyorum, boxerını sıyırıyorum, o kalın sik hür kalıyor aramızda, ucu parlaka. Birbirimize sürtüyoruz, ten ten, sıcaklık sıcaklığa. Öpüşmeye devam ediyoruz, daha derine, daha ıslak. Emre’nin iniltisi ağzıma doluyor. “Daha fazla,” diye fısıldıyor. “Bırak bu gece bitsin ama bitmesin. Her odada, her pozisyonda. Seni götünden, ağzından, her yerinden almak istiyorum—ve senin de aynı şeyi bana yapmanı.” Sözleri ateş gibi. “Yapacağız,” diyorum. “İkimiz de istiyoruz. Şu an durursak çıldırırım.”

Mutfak holüne doğru sendeleyerek ilerliyoruz, kıyafetler yerde kalıyor birer birer. Gömlekler, pantolonlar, çoraplar. Emre’nin çıplak sırtı koridor ışığında parlıyor; kürek kemiklerine yapışıp dilimi gezdiriyorum, tuzunu yalıyorum. O da duvara yaslanıp beni dizlerimin üzerine çekiyor neredeyse, ama henüz tam değil—sadece tehditkâr bir yakınlık, saçımı okşayan eli, “Ağzına almak istiyor musun?” diye sorusu. “İstiyorum,” diyorum, bakışlarımı yukarı çevirip. “Ama önce seni yatağa atacağım. Sonra bütün gece. Konuşmaya gerek kalmayacak kadar net olacak her şey.” Gülüyor, boğuk. “O zaman götür beni. Ama öperek götür.”

Yatak odasının eşiğine kadar öpüşerek varıyoruz. Kapıya çarpıyor sırtım, Emre’nin bedeni benimkine kapanıyor, siklerimiz arasında sıkışıp kayganlaşan o ıslak sürtünme aklımı başımdan alıyor. Ellerim kıçının yarıklarına giriyor, parmak uçlarım sıkı girişine değiyor—sadece değiyor, henüz daha değil—ve Emre titriyor, “Evet, oraya… sonra oraya,” diye homurdanıyor. “Ama acele etme. Bütün gece var. Aylardan sonra, Otto. Bütün gece seni tüketeceğim ve sen de beni.” İçeride yatak duruyor, çarşaflar dağınık, gece lambası loş. Henüz yatağa düşmedik. Eşikte, nefes nefese, çıplak, birbirimizin sertliğini tutarak, öpüşmenin arasında gülerek ve inleyerek duruyoruz. Bu sadece başlangıç. Yemek masasında başlayan o çatal düşüşü, bizi buraya getirdi; şimdi kapının eşiğinde, birbirimizin rızasını her dokunuşta yeniden teyit ederek, gecenin geri kalanına—hayvanlar gibi, dedikleri gibi—bakıyoruz. Ellerim onun belinde, onun elleri benim ensemde. “Devam,” diye fısıldıyorum. “Lütfen devam.” Emre’nin cevabı boğuk bir öpücük ve kalçalarını bilinçli, yavaşça benimkilere sürtmesi oluyor. Gerilim kıvılcım gibi zıplıyor aramızda; yatak birkaç adım ötede, gece ise daha yeni başlıyor.

Emre’nin kalçaları bilinçli, yavaşça benimkilere sürtünürken nefesim boğazımda düğümlendi. Eşikte öylece kalakalmıştık, çıplak tenimiz birbirine yapışmış, siklerimiz arasında kaygan bir ıslaklık birikiyordu. “Salona,” diye fısıldadım alnımı onunkine dayayarak. “Koltuk… şimdi oraya. Yatağı bekleyemem.” Emre gülümsedi, o kararmış gözleriyle, ve beni öperek hol boyunca geriye doğru itti. Ayaklarımız halıya sürtünüyor, duvarlara çarpıyorduk ama umurumuzda değildi; dudaklarımız ayrılmıyor, dillerimiz hâlâ boğuşuyordu.

Salona girer girmez Emre beni kollarımdan tutup koltuğa doğru itti. Sırtım yumuşak minderlerine gömüldü, o da hemen üstüme çıktı, dizleri iki yanımda. Ağırlığı beni eziyordu ama o ezilmeyi istiyordum. “Bak bana,” dedi, sesi boğuk. Gömleğimiz, pantolonumuz çoktan holde kalmıştı; ikimiz de bomboş, sert, nabız gibi atan. Emre eğilip ağzıma yapıştı yine, sonra belime kayarak pantolon lastiğimi—kalıntı boxerımı—aşağı sıyırdı. Ben de onun kalçasına uzanıp aynı şeyi yaptım. Siklerimiz serbest kaldı, ucu parlaka, damarlı, birbirine değecek kadar yakın.

Emre önce eğildi, dilini sikimin başında gezdirdi, yaladı, sonra ağzına aldı. Sıcak, ıslak, derin. “Ah, siktir Emre…” diye inledim, parmaklarımı saçlarına gömdüm. O emiyor, boğazına kadar alıyor, tükürüğü aşağı süzülüyordu. Ben de doğrulup onu çevirdim; 69 pozisyonunda, onun kalın sikini avuçlayıp dudaklarıma götürdum. Ucu dilime değdiğinde tuzlu-tatlı bir damla aktı. Ağzımı açıp yutkunarak aldım, Emre’nin kalçaları titredi. Birbirimizi emiyorduk, aceleci, ıslak sesler salonu dolduruyordu. Dilim damarlarını geziyor, o da taşaklarımı yalıyor, parmağı göt deliğime hafifçe baskı yapıyordu. “Daha fazla,” diye homurdandı sikimin etrafından. “Her yerini istiyorum.”

Bir süre öyle kaldık, sonra Emre doğruldu, beni koltuğun kenarına çevirdi. “Domal,” dedi, ama emir gibi değil, yalvarır gibi. “İstiyor musun?” “İstiyorum,” diye yanıtladım hemen, rızamı net koyarak. “Sertçe gir. Yıllardır bekledim.” Dizlerimi minderе dayadım, belimi çukurlaştırdım. Emre arkama geçti, sikinin başını göt deliğime sürttü—kaygan, sıcak. Yavaşça bastırdı, girişimi zorladı. “Rahatla,” diye fısıldadı, bir eliyle belimi okşayarak. İçeri girdiğinde acı ile zevk birbirine karıştı; doluluk, yanma, sonra o müthiş gerilme. “Ah… fuck, evet,” diye inledim. “Daha derin. Sok daha fazla.”

Emre belimi kavradı, kalçalarını savurarak sertçe sokmaya başladı. Her dalışta götüm onu yutuyor, taşakları kıçıma çarpıyordu. Tempo arttı; deri sesi, inlemelerim, onun boğuk homurtuları. “Ne kadar sıktın beni, Otto… sikini tutuyorsun resmen.” Ben de geriye doğru itiyordum kendimi, her seferinde daha derin almaya çalışıyordum. “Daha sert, Emre—hayvanlar gibi. Bırak boşalayım neredeyse.” Ter akıyordu sırtımdan, alınlarından. O eğilip boynumu ısırdı, meme uçlarımı sıkıştırdı. Pozisyon değiştirdik; Emre sırtüstü yattı koltuğa, ben de onun üstüne çıktım. Sikini avuçlayıp göt deliğime oturttum, yavaşça indim. “Otur,” dedi, elleri kalçalarımda. “Hızlı inip kalk. Seni izlemek istiyorum.”

İndim, kalktım. Hızlı. Her inişte o kalınlık içimi dolduruyor, her kalkışta ucu neredeyse çıkıyordu. Emre’nin elleri göğsümde, benim ellerim onun göğsünde. Ter içindeydik, saçlar yapışmış, nefesler kesik. “Sik beni, Otto—kendi kendini siktir,” diye bağırdı o. Ben de inleyerek, haykırarak tempoyu bozdum. “Boşalacağım… içine boşal, lütfen, her yerime.” Kasıklarım gerildi, sikim ikimizin karnına sürtünerek fışkırdı; sıcak döl göğsüme, onun karnına saçıldı. Aynı anda Emre de kalçalarını kaldırdı, götümün içinde zonklaya zonklaya boşaldı. Sıcaklık içimi doldurdu, taştı bile. İkimiz de bağırarak, titreyerek o ana tutunduk; salondaki loş ışıkta ter ve döl kokusu yükseldi.

Emre içime boşaldıktan sonra beni öpmeye devam etti—yavaş, derin, tükürüklü. Sikinin hâlâ sert, hâlâ içimde olduğunu hissettim; çıkarmıyordu. Kolları belime sarıldı, alnımız birbirine değdi. Bir süre öyle kaldık, nefeslerimiz yavaşlarken, dölü yavaş yavaş sızarken. Kalp atışlarım onun göğsünde yankılanıyordu. “Nihayet,” diye mırıldandı gülerek, sesi hâlâ titrek. Ben de güldüm, boğazım düğümlü. “Nihayet… aptal gibi ne kadar bekledik.” Parmaklarım saçlarında gezindi. “Çıkarma henüz. Biraz daha böyle kal.”

Sonra yavaşça ayrıldık. Emre’nin siki kayarak çıktığında ikimiz de inledik, o boşluk hem rahatlama hem özlem gibiydi. El ele tutuşup banyoya yürüdük. Duşu açtık, sıcak su tepemizden boynumuza aktı. Birbirimizi yıkadık; ellerim onun sırtında, onun elleri götümde kalan dölü nazikçe temizlerken. Sabun köpükleri kayıyordu tenimizde. Öpüştük yine, ama bu sefer yumuşak. “Bu gece sadece başlangıç,” dedim suyun altında, göz göze. “Bundan sonra her fırsatta. İstanbul’a her gelişinde, ya da ben memlekete… her hafta sonu, her izin. Konuşacağız, net net. İstiyoruz ikimiz de.” Emre başını salladı, alnını omzuma dayadı. “Evet. Mesajlar yetmez artık. Seni her yerde, her pozisyonda istiyorum—ve sen de beni. Rıza tam, korku yok. Arkadaşlıktan fazlası, Otto. Bunu saklamayacağız.”

Suyu kapattık, havlulara sarındık, hâlâ gülümseyerek. Yatak odasına geçtik bu sefer, çarşaflara uzandık, birbirimize dolandık. Ellerimiz hâlâ geziyordu, ama yavaşça; gece bitmemişti, sabaha kadar daha vardı. Konuştuk—eski yazları, bastırdığımız bakışları, bundan sonraki buluşmaları. “Her fırsat,” diye tekrarladım. “Söz.” Emre öptü beni son bir kez, gözleri parlak. “Söz.”

Ama sabah perdelerden sızan ışıkta uyandığımda Emre’nin yanımdaki boşluğu fark ettim; yastıkta kalan saç teli ve mutfakta hâlâ yerde duran o düşmüş çatal, her şeyin bir rüya gibi kayıp gidebileceğini fısıldıyordu.

Rate this story

Thanks for rating
Bu hikâyede bir sorun mu var?
Tagged blowjob anal doggy-style creampie riding

Fresh filth, nightly

The best new stories in your inbox every morning. Free, 18+, unsubscribe anytime.